İçimizdeki o kaygı sesi bazen hiç durmadan fısıldar, 'acaba bir yerde hata mı yaptım? Çocuğun ruhunda tamir edilmez bir yara mı açtım?' İşte bu kemirici telaş yüzünden evladımızın önündeki bütün taşları temizlemeye, onu hayatın her türlü rüzgârından korumaya çalışıyoruz. Peki, bir çocuk parkta oyuncağı elinden alındığında, koyduğumuz bir sınıra ağlayarak tepki verdiğinde ya da bir isteği o an gerçekleşmediğinde gerçekte ne yaşıyor da, biz onu bu tepkilerimizle engellemiş oluyoruz.
Çocuğumuz gelişiyor..
Nasıl ki bedenimiz hafif mikroplarla karşılaştıkça bağışıklık kazanırsa, duygusal dünyamız da küçük zorlanmalarla, 'hayır' larla ve sınırlarla karşılaştıkça güçlenir. Çocuğun dürtü kontrolünü ve karar alma mekanizmasını yöneten beyin bölgesi, pürüzsüz bir dünyada gelişmez. Dayanıklılık ya da esneklik (resilience) dediğimiz şey, hiç fırtına yaşamamak değil, fırtına çıktığında devrilmemektir. Bir çocuğun 'hayır' cevabıyla karşılaşması, beklemeyi öğrenmesi ya da bir isteğinin reddedilmesi bir ruhsal zedelenme değildir. Aksine, o çocuğun kendi arzuları ile hayatın gerçekleri arasında köprü kurmasını sağlayan doğal antrenman sahalarıdır. Bizim travma sandığımız pek çok an, aslında çocuğun içsel kaslarını çalıştıran birer olgunlaşma fırsatıdır.
Efendimizin (sas)'in , çocuk ilişkilerine baktığımızda da tam olarak bu doğal ve sağlıklı ilişkiyi görüyoruz. kuşu ölen Ebû Umeyr’e taziyeye gitmesi bunun harika bir örneğidir. O, çocuğun hissettiği kederi "Aman canım bir kuş için değmez" diyerek küçümsememiş, ya da duyguyu bastırmak ya da anında yok etmek için eline hemen yeni bir oyuncak tutuşturup aşırı korumacı bir yola da başvurmamıştır. Kuşunu sorarak, çocuğun üzüntüsünü ciddiye almış, yanında durmuş ve o duygunun yaşanmasına alan açmıştır. Yapılan şey tam olarak şudur aslında, Çocuğa, 'yaşadığın hüzün gerçek ve anlaşılır ama bu durum korkunç bir yıkım değil. Bu duygu senin içinden geçebilir, sen buna dayanabilirsin ve ben senin yanındayım' mesajını vermektir.
Günlük hayatlarımızda da çocuğumuz bu zorlanma ve hayal kırıklığı anlarından birini yaşarken ebeveyn olarak genellikle iki yanlış uç noktaya kayıyoruz. Ya 'bunda ağlanacak ne var, büyütme!' diyerek duyguyu küçümsemek ve yok saymak. Ya da kendi kaygımıza yenilip kuralı anında esnetmek, çocuğun ağlamasına dayanamayıp onun yerine sorunu hemen çözmek. Oysa günlük hayatta uygulayabileceğimiz sağlıklı yol, çözmek değil, kapsamak. Evde kuralımız sabit kalırken, o kuralın çocukta oluşturduğu duyguya şefkatle kucak açabilmektir. Örneğin, ekran süresi bittiğinde kriz çıkaran çocuğa 'süre bitti, hemen odana git' demek çatışma çıkarır, ya da 'Tamam tamam yeter ki ağlama beş dakika daha bak' diyerek sınırı esnetmek yerine, 'Tablet kapandığı için çok kızgınsın, anlıyorum. Ağlayabilirsin, yanındayım ama tablet bugünlük bitti" diyebilmek hayatını ve hayatınızı değiştirebilir.
Bu pratik duruş, çocuğa müthiş bir içsel güven verir.
"Olur ki bir şeyden hoşlanmazsınız ama o sizin için hayırlıdır" ayeti, nasıl ki, insanın kendi anlık arzularının ötesindeki o olgunlaşma sürecine işaret ediyorsa, çocuk da günlük hayatın küçük sınırlarıyla karşılaştıkça her istediğinin anında olamayacağı gerçeğiyle yüzleşir ve iradesini güçlendirir.
Onlara verebileceğimiz en büyük destek, hayatlarındaki tüm engelleri ortadan kaldırmak değil, engellerle karşılaştıklarında sığınabilecekleri şefkatli ve kararlı bir kucak olmaktır.
Peki, çocuğu kırmadan, aradaki o güvenli bağı koruyarak bu "sağlıklı sınırları" evimizde tam olarak nasıl çizeceğiz? Önümüzdeki yazıda, ebeveynliğin omurgası olan o dengeli sınır koyma konusunu detaylarıyla ele alalım mı?

Yorumlar 0