Bir ülkenin ekonomisi yalnızca rakamlardan, yükselen endekslerden ve milyarlarca liralık işlem hacminden ibaret değildir. O ekonominin temelinde alın teri, helal kazanç, güven ve insanların geleceğe dair umutları vardır.


Borsalar, bir ülkenin üretimini, yatırımını ve ekonomik gelişimini destekleyen önemli kurumlardır. Vatandaşlarımızın yıllarca çalışarak biriktirdiği tasarruflar, emeklilik hayalleri, çocuklarının eğitimi ve ailelerinin geleceği için değerlendirilmek üzere finans piyasalarına yönelmektedir. Ancak bu güvenin kötüye kullanıldığı, piyasa gücünün belirli çevrelerin çıkarına dönüştürüldüğü ve küçük yatırımcının zarara uğratıldığı bir ortamda, mesele yalnızca finansal bir sorun olmaktan çıkar; ahlaki ve toplumsal bir soruna dönüşür.


Korner birlikleri: Piyasayı kontrol etme hırsı


İşletme ekonomisinde korner (corner), belirli bir menkul kıymetin veya emtianın piyasadaki arzının önemli bölümünü kontrol ederek fiyatını etkilemeye yönelik bir strateji olarak ele alınır. Birlikte hareket eden yatırımcılar ya da kuruluşlar, belirli hisselerde yoğunlaşarak fiyatlar üzerinde etkili olmaya çalışabilir.


Borsada asıl tehlike, bu gücün yatırım ve üretime katkı sağlamak yerine diğer yatırımcıları yanıltmak, yapay fiyat hareketleri oluşturmak veya başkalarının zararından kazanç elde etmek için kullanılmasıdır.


Elbette her büyük yatırım, her fon alımı ve her fiyat yükselişi manipülasyon değildir. Ancak gerçek ekonomik değerle açıklanamayan fiyat hareketleri, yanıltıcı söylentiler ve koordineli işlemler söz konusu olduğunda, denetim mekanizmalarının harekete geçmesi gerekir.


Çünkü borsa, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir kumar masası değil; sermayenin üretime, istihdama ve ekonomik kalkınmaya yöneldiği bir piyasa olmalıdır.


Fonlar üzerinden yapılan işlemlerde asıl sorumluluk kime ait?


Yatırım fonları, vatandaşların birikimlerini profesyonel portföy yönetimi aracılığıyla değerlendirmesine imkân tanır. Bu sistemin temelinde güven vardır. Tasarruf sahibi, parasını belirli kurallar çerçevesinde yöneten kuruma emanet eder ve bu kurumun öncelikle yatırımcıların menfaatini gözetmesini bekler.


Peki, fonların yönetiminde çıkar çatışmaları ortaya çıkarsa, belirli hisselerde aşırı yoğunlaşma oluşursa veya fonların imkânları fiyatları yapay biçimde etkilemek için kullanılırsa ne olur?


Böyle bir durumun somut olaylarda gerçekleştiği kanıtlandığında, mesele yalnızca yatırım stratejisinin başarısızlığı değildir. Yatırımcının güveninin kötüye kullanılması, başkalarının ekonomik geleceğinin riske atılması ve piyasanın adil işleyişinin bozulması söz konusu olabilir.


Türkiye’de Sermaye Piyasası Kurulunun fon portföyleri, ilişkili taraflar ve olağandışı fiyat hareketleriyle ilgili düzenlemeleri de yatırımcı tasarruflarının korunması ve fonlar üzerinden manipülasyon riskinin sınırlandırılması açısından önem taşımaktadır.


Burada sorulması gereken temel soru şudur: Vatandaşın güvenerek teslim ettiği birikim, onun geleceğini korumak için mi yönetiliyor, yoksa başkalarının kazanç hesaplarına mı alet ediliyor?


Küçük yatırımcının kaybı, büyük bir toplumsal meseledir


Borsadaki spekülatif ve manipülatif hareketlerin en ağır sonuçlarını çoğu zaman piyasayı yönlendirme gücü sınırlı olan küçük yatırımcılar hisseder.


Bir kişi yıllarca biriktirdiği parasını bir hisseye yatırır. Başka bir yatırımcı ise piyasadaki gelişmelere, sosyal medyada yayılan haberlere veya güvendiği kişilerin yorumlarına dayanarak karar verir. Fiyatların yükseleceği düşüncesiyle alım yapan vatandaş, fiyatlar aniden düştüğünde birikiminin önemli bölümünü kaybedebilir.


Kaybedilen yalnızca para değildir. Aile bütçesi sarsılır, gelecek planları ertelenir, insanın emeğine ve ekonomik sisteme duyduğu güven zedelenir. İnsanlar yatırım yapmaktan çekinir; üretken yatırımlar yerine kısa vadeli kazanç arayışları ön plana çıkabilir.


Daha da önemlisi, piyasadaki haksız kazanç iddiaları karşısında etkili ve şeffaf bir denetim görülmezse toplumda adalet duygusu yara alır. Vatandaş, alın teriyle kazananın değil, sistemi kendi lehine kullanabilenin kazandığı düşüncesine kapılır.


Bu düşünce, ekonomik güven kadar toplumsal dayanışmayı da zayıflatır.


Milli ekonomi, yalnızca kazanç değil, sorumluluk meselesidir


Milli ekonomi demek, yalnızca yerli sermayenin büyümesi veya borsa endekslerinin yükselmesi demek değildir. Milli ekonomi; üretim yapan, istihdam sağlayan, teknolojisini geliştiren, tasarrufları verimli alanlara yönlendiren ve vatandaşının emeğini koruyan bir ekonomik düzen demektir.


Sermayenin belli çevrelerin kısa vadeli çıkarları uğruna kullanılması, üretime ve istihdama katkı sağlayan şirketlerin gerçek değerlerinden kopması ve yatırımcının güvenini kaybetmesi, uzun vadede ülkenin ekonomik itibarına zarar verebilir.


Bir ülkede sermaye piyasalarının güvenilirliği zayıflarsa şirketlerin finansmana erişimi, vatandaşların yatırım kararları ve ülkeye duyulan ekonomik güven de olumsuz etkilenebilir. Bu nedenle piyasaların adil işlemesi, yalnızca yatırımcıların değil, bütün ülkenin meselesidir.


Türkiye’nin ihtiyacı, sadece zenginleşen bir kesim değil; emeğin karşılığını alabildiği, üreticinin desteklendiği, yatırımcının korunduğu ve fırsat eşitliğinin güçlendirildiği bir ekonomik düzendir.


Kul hakkı, helal kazanç ve ahlaki sorumluluk


Milli ve manevi değerlerimiz bize kazancın yalnızca miktarını değil, nasıl elde edildiğini de sorgulamayı öğretir.


İslam ahlakında kul hakkı, emanet, doğruluk ve adalet temel ilkeler arasındadır. Bir insanın güvenini kötüye kullanmak, bile bile yanıltıcı bilgiyle kararlarını etkilemek veya haksız kazanç sağlamak, yalnızca ekonomik bir davranış olarak görülemez; ahlaki sorumluluğu da beraberinde getirir.


Borsada kazanç elde etmek başlı başına yanlış değildir. Risk almak, yatırım yapmak ve ticari kazanç sağlamak meşru ekonomik faaliyetlerdir. Fakat bilerek yanıltmak, yapay fiyat oluşturmak ve başkalarının zararına haksız menfaat sağlamak başka bir meseledir.


Bir insanın alın teriyle biriktirdiği paranın, başkasının hileli düzeninin aracı hâline getirilmesi, kul hakkı hassasiyeti bakımından ciddi bir vicdan muhasebesi gerektirir.


Helal kazanç, yalnızca para kazanmak değil; o kazancı adaletle, dürüstlükle ve başkasının hakkını gözeterek elde etmektir.


Bu ilke yalnızca bireyler için değil, şirket yöneticileri, fon yöneticileri, büyük yatırımcılar ve finansal kuruluşlar için de geçerlidir. Ekonomik gücün artması, sorumluluğu azaltmaz; aksine büyütür.


Hukuk işlemeli, denetim güçlü olmalı


Ahlaki çağrıların yanında güçlü ve tarafsız bir hukuk düzeni de şarttır. Piyasada şüpheli işlemler tespit edildiğinde bunlar somut verilerle incelenmeli, sorumluluk kişisel veya kurumsal ayrım gözetilmeksizin belirlenmeli ve hukuka aykırılığı kanıtlanan davranışlara mevzuat çerçevesinde yaptırım uygulanmalıdır.


Sermaye Piyasası Kanunu’nun 107’nci maddesi, işlem bazlı ve bilgi bazlı piyasa dolandırıcılığını suç olarak düzenlemektedir. Yanıltıcı işlemler ve yatırımcı kararlarını etkilemeye yönelik gerçeğe aykırı bilgiler, kanunda belirtilen koşullar oluştuğunda cezai sorumluluk doğurabilir.


Bununla birlikte, her fiyat düşüşünü, her fon zararını veya her büyük hisse alımını suç saymak da doğru değildir. Adalet, yalnızca şüphe duymakla değil; delilleri toplamak, tarafsız inceleme yapmak ve sorumluluğu hukuka uygun biçimde belirlemekle sağlanır.


Denetim mekanizmalarının görevi piyasaya güveni korumak, yatırımcıların haklarını gözetmek ve dürüst çalışan kurumların itibarını da güvence altına almaktır.


Son söz: Kazanırken insanlığımızı kaybetmeyelim


Bir ülkede ekonomik başarı, yalnızca kaç kişinin zenginleştiğiyle ölçülmemelidir. O zenginliğin hangi yollarla elde edildiği, toplumun ne kadarının bundan yararlandığı ve insanların birbirine ne ölçüde güvenebildiği de önemlidir.


Borsada kazanmak isteyen herkesin hakkı vardır. Ancak hiç kimsenin başkasının emeğini, güvenini ve geleceğini kendi çıkarı için istismar etme hakkı yoktur.


Devletin görevi adaleti tesis etmek, denetim kurumlarının görevi piyasayı korumak, finans kuruluşlarının görevi emanet edilen varlıkları sorumlulukla yönetmek, yatırımcıların görevi ise bilinçli karar vermektir. Toplumun görevi de söylentiyle hüküm vermek yerine doğrulanmış bilgiye ve hukuka dayanmaktır.


Milli ve manevi değerlerini yaşatmak isteyen bir ülke, ekonomik hayatında da doğruluğu, dürüstlüğü ve kul hakkını gözetmelidir. Çünkü ahlakın olmadığı yerde kazanç büyüse bile güven küçülür; güvenin kaybolduğu yerde ise ne piyasa sağlıklı işler ne de toplumsal huzur kalıcı olur.


Unutmayalım: Bir milletin gerçek zenginliği, yalnızca kasasındaki para değil; alın terine duyduğu saygı, adalete olan inancı ve birbirine karşı taşıdığı sorumluluktur.


Borsada da ticarette de yönetimde de değişmemesi gereken ölçü budur: Kazanç helal, rekabet adil, hukuk üstün ve kul hakkı dokunulmaz olmalıdır.

İnsanın ahlakı ve erdemi, makam ve mevki sahibi olduğunda, gücü eline aldığında ortaya çıkar. Asıl ölçü, sahip olduğu gücü nasıl kullandığı, insanlara ne kadar adil davrandığı ve adaleti kendi çıkarlarının üzerinde tutup tutamadığıdır. Çünkü karakter, insanın güçsüzken söyledikleriyle değil, güçlü olduğunda yaptıklarıyla; erdemi ise kendisine verilen yetkiyi ne kadar adaletle kullandığıyla ölçülür.