Prof. Dr. Mustafa Koç
AİDİYET DUYGUSU; ÖFKE VE DÜŞMANLIĞIN EL FRENİ RUHUN SIĞINAĞI
Sözlerime başlamadan önce, bu iki olayda çocuklarını kaybeden başta anne, baba, kardeş ve akrabalarına Rabbimden sabır niyaz ediyorum. Hangi söz anne ve babaların yaşadığı acıyı, özlemi, çaresizliği ve yalnızlığı giderebilir? Gazze’de vurulup kucağına düşen oğlunun öleceğini anlayan bir babaya oğlu “Baba beni kurtar, ölmek istemiyorum,” dediğinde hissettiği acıya, çaresizliğe ve yalnızlığa benziyor. Tam o anda babaya çocuğuna şunu söylemesi nasip oluyor: “Korkma oğlum, asla korkma, Rabbim seninle.” Ben de acizane kabul ederlerse her anne ve babaya şunu söyleyebilirim: “Emin olun, her bir çocuk şu anda Rabbimle.” Ben buna yürekten, iliklerime kadar inanıyorum.
Bu iki olay sonrasında yanan yürekleri az da olsa söndürecek, daralan nefeslere az da olsa nefes olacak, sıkışan göğüsleri az da olsa rahatlatacak ve yaşanan korkuya karşı az da olsa umut olacak ne söylenebilir bilmiyorum. Bunları söyleyebilecek biri varsa lütfen söylesin; bunları söyleyebilecek birini bilen var ise onun kim olduğunu söylesin. Sanırım cevabımız çok daha fazla can yakacak: Yok!
Başka bir soru ve bu soruyu hepimize soralım: Bu iki çocuğun böyle bir şey yapacağını öngörebilseydik ne yapardık? Sanırım bu soruya cevap verecek çok insan bulurduk. Anne ve babası, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, okul ve toplum; bu iki çocuğun zihninde canlandırdığı bu eylemi gerçekleştirmeden önce çok şey yapardı ve gerçekten yapardı. Bu anlamda kimse kimseyi suçlayamaz. Başka bir soru ve belki de esas soru şu olmalıydı: Neden bu çocukların böyle bir eylemi gerçekleştirebileceğini öngöremedik?
İlk olay olduktan sonra bazılarımız kendimize “Hayırdır, biz nereye gidiyoruz?” diye sordu. Bazılarımız “Bu daha başlangıç, gerisi de gelecek,” dedi ve ikinci olay gerçekleşince “Bak ben demiştim,” diyenler; “Nasıl bir anne ve babanın çocuğu böyle olur?” diyerek kendi anne ve babalıklarını kutsayanlar; “Eğitim sisteminin ve rekabet odaklı sürecin bir sonucu,” diyerek bu iki davranışın analizini yapanlar oldu. İlk olay olduktan sonra “Hayırdır, bu toplum nereye gidiyor?” diye soranlara cevap: “Bir yere gitmiyoruz, gideceğimiz yere geldik.” Bunların daha başlangıç olduğunu ve gerisinin geleceğini söyleyenlere tek bir soru sormak isterim ve bu soruyu da asla suçlamak amaçlı değil, umudumuz az da olsa artar belki diye sorarım: “Öngördüğünüz bu durum için neler yaptınız?” Bu iki çocuğun anne ve babasını suçlayarak çözüm arayışında olanlara; aynı davranışı (Rabbim muhafaza eylesin) sizin çocuğunuz yapsaydı ve çocukların bu hale gelmesinde sizin ebeveynlik anlayışınızı ve dolayısıyla sizi suçlasaydı ne düşünür ve ne hissederdiniz?
Eğitim sistemimiz; akademik görev odaklı, performans yönelimli ve yarışmaya dayalı bir sürece ya da anlayışa sahip. Bu anlayışın suçlu olduğu ya da bu anlayışın çocukları bu hale getirdiği demek için bu iki olayın mı olması gerekiyordu? İlgili ilgisiz, gerekli gereksiz, yerli yersiz ve zamanlı zamansız herkes kendince bir şeyler söyleyecek ve söylüyor da. “Ben daha önce demiştim,” ya da “Ben daha önce bu konuda şunları yaptım,” diyerek hissedilen suçluluk ya da daha önceki söylemleri ve yapılanları bir “benlik sunumu” olarak kullanma zamanı değil. Bu zaman; doğru bilginin, ortak anlayışın ve tutarlı davranmanın zamanıdır.
Bu eylemleri yapan çocuklara odaklanarak bir suçlu aramak ve ilan etme yarışı yapılacak en büyük hata olur. Suçu anlamak kolaydır, esas olan bu suçu işleyecek potansiyele sahip olanı anlamaktır. Bu iki olaya ilişkin yapılan yorumlar, olayın ortaya çıkmasına neden olabilecek muhtemel faktörlerle ilişkilendirilerek yapılan analizlerden başka bir şey değil: Sanal medya, sanal dünya, oynanan oyunlar, ekran bağımlılığı, internet bağımlılığı, akademik başarısızlık, okuldan atılma vb. Bütün bunlar yaşanan iki olayın gereklilik şartı değil, ancak ve ancak yeterlik şartını sağlar. Eğer gereklilik şartı olsaydı, yukarıda bahsedilen bağımlılık ve uyumsuz davranışlara sahip olan her bir kişinin aynı davranışı yapması beklenirdi. Yeterlik şartında ise bu özelliklere sahip kişilerin bu ve benzer davranışları yapma ihtimali ya da riski var demektir. Bu bağlamda acilen; koruyucu, önleyici ve iyileştirici; eğitsel, sosyal ve psikolojik yardımların dengeli, düzenli ve tutarlı bir şekilde sürece dâhil edilmesi gerekir.
Bu iki olaydan bağımsız olarak benim tabloya ilişkin görüşümü ifade ederek farklı bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: İnsanoğlu dünyaya geldiği, hatta gelmeden bile hissetmek, almak ve yaşamak istediği en temel ihtiyaç onaylanma ve değerli/önemsenme ihtiyacıdır. Bu bağlamda psikoloji literatürüne de yansıyan “Hiç sıvazlanmayan bir çocuk mu yoksa arada sırada dayak yiyen bir çocuk mu daha iyi gelişir?” kıyaslaması yapılır. Arada sırada dayak yiyen çocuk, hiç sıvazlanmayana göre daha iyi gelişir; çünkü dayak bile ona onaylanma hissi yaşatır. Bu görüşün bizim kültürümüzde karşılık bulmuş hali “dayak arsızı” kavramıdır. “Dayak arsızı” olarak tanımlanan çocukların ortak özellikleri; dersleri iyi değil, arkadaş ilişkileri kopmuş, kısacası uyumsuz davranışların her birine örnek gösterilen çocuklardır. Bu çocuklar acaba onaylanmayı sadece ama sadece dayak yiyerek hissediyor olabilirler mi?
Konumuza dönelim demeye gerek yok, konumuz da tam olarak budur. Şimdi bir profil ortaya koyalım ve bu iki olayı gerçekleştiren çocuklar bu profile ne kadar uyuyor, ona bakalım: Okula başlayıncaya kadar çocuğun kendine sorduğu üç soru var ve bu soruya aldığı cevaplara göre oluşan yapı ile okula başlıyor. Bu sorular sırasıyla şunlardır: Güvende miyim? Sevilesi biri miyim? Başarabilir miyim? Bu üç soruya da “HAYIR” diyerek okula başlayan çocuğu öngörmeye çalışalım. Öğretmenin kendisini sevmediğini, hiçbir arkadaşının kendisini istemediğini ve istese de başarılı olamayacağını düşünerek ve bu düşüncelere inanarak okula başlayacak. Bu düşünceler ve bu düşüncelere eşlik eden duygular; kaygı, korku, değersizlik, suçluluk, utanç ve yalnızlık çocuğun felç olmasına, daha psikolojik bir ifade ile içe kapanmasına neden olacak.
İçine kapanan bu çocuk akademik davranış değil, akademik görevlerin hiçbirinde bekleneni veremeyecek ve öğretmenin hayalindeki öğrenciye asla uymayacak. Bilişsel, duygusal ve davranışsal olarak kendinden uzaklaşmış bu çocuk özellikle öğretmeni ve arkadaşları tarafından da dışlanmaya başlanırsa kendine ilişkin; “güvende değilsin, güvenilir değilsin, sevilmiyorsun ve başaramazsın” düşünceleri temel inanca dönüşür. Bu inanca sahip olan çocuk, zorbalık eğilimi olan çocukların bu eğilimini tetikler ve eğilim eyleme dönüşür. Güvende olmayan, güvenilir olmayan, sevilmeyen ve başarma duygusunu hiç hissetmeyen bu çocuk artık bir de “kurbana” dönüşmüştür.
Güvende olmayan, güvenilir hissetmeyen, sevilmediğine inanan, başarma ve yeterlik duygusu yaşatılmayan bir çocuğun en son olarak kaybettiği duygu “aidiyet” duygusudur. Aidiyet duygusu olmayan bir kişi yaşından bağımsızdır; sorumluluk hissetmez, kıskançlığı iliklerine kadar hisseder. Kıskançlığın sürekli, şiddetli ve yoğun yaşanmasına öfke ve düşmanlık duyguları eşlik eder. Aidiyet duygusu olmayan bir kişide, eylemlerinin sonuçlarını düşünmeden davranma potansiyeli olan dürtüsellik oluşur. Aidiyet duygusu olmayan bir öğrencinin dersi dinlemesi, ödev yapması, kitap okuması ve test çözmesini beklemek iğne deliğinden deveyi geçirmeye benzer. Bütün bunları yapıyor olması, ancak ve ancak alabileceği cezadan kurtulmak ya da kendisine vadedilen ödüle ulaşmak içindir.
Aidiyet duygusunun olmadığı yerde kıskançlık yeşermeye başlar; kıskançlığın büyüyüp geliştiği yere öfke ve düşmanlık hâkim olur. Öfke ve düşmanlığın hâkim olduğu kişi de fren sistemi boşaltılmış, motor gücü artırılmış, yakıtı hiç bitmeyen ve sürekli hareket halinde olan bir arabaya benzer. Böyle bir arabayı durdurmanın tek yolu ona bir garaj vermektir. Evinde, okulunda, sınıfında, yaşadığı toplumda böyle bir sığınağa (garaja) sahip olmayan bir çocuğu kim durdurabilir?
Son söz: Aidiyet duygusu kaybolan bir kişi; içinde bulunduğu gelişim dönemi ya da yaşından bağımsız, ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir “canavara” dönüşür.
